Ana içeriğe atla

Mephisto
·         Yönetmen:  Istvan Szabo
·         Oyuncular:  Klaus Maria Brandauer  Krystyna Janda , Ildiko Bansagi
·         Tür  Fantastik
·         Ülke  Macaristan
·         Süre:  2s 26dk
·          
 Sürgün edebiyatın önemli temsilcisi olarak kabul edilen ünlü alman yazar, Thomas Mann’ın oğlu, Klaus  Mann’ın  1936 yılında yayınlanan romanı,” Mephisto:  Bir Kariyer Romanı” Macar yönetmen Istvan Szabo ve Peter Dobai tarafından senoryalaştırılarak, sinemaya uyarlandı.
  1938 yılında, bir savaş zamanı çocuğu olarak doğan Istvan  Szabo,  Macaristan’ın geçirdiği çeşitli evrelere ve faşizmden komünizme karşıt ideolojilerin her iktidara geldiklerinde uyguladıkları baskı politikalarına tanıklık ettiği için, filmlerinde sanat ve politika ilişkisini irdeleyen, “baskı dönemlerinde sanatçının tutumu ne olmalıdır” gibi sorularla karşımıza çıkar. Özellikle bu konu ile karşımıza çıktığı filmlerin başında da “Mephisto” gelir. Her ne kadar bu konuyu bir başka filminde,” Taraf Tutmak”,  ele almış olsa da bu filmde Mephisto’dan  daha yumuşak bir tutumla , sanatçıyı kendisini iktidara ve düzene satan biri olarak değilde, seçim yapmanın sıkıntısıyla cebelleşen biri olarak perdeye yansıtmıştır.
  Politika ile sanatın birbirinde ayrılamayacağını savunan, Szabo  bu anlamda  Mephisto’yu filme çekmekle doğru bir tercih yapmıştır. Zira filmde, Hendrik Höffgen adlı karakter, başarılı bir tiyatro sanatçısıdır. Dünya’nın hızla yeni bir dünya savaşına savrulduğu 1930’lu yıllarda, büyük kitleleri çoşkuyla tiyatro salonuna çeken temsillerde rol almakta ve büyük başarılar elde etmektedir.  Nazilerin iktidara gelmesi sonrası ülkede yaşanan kargaşa ve dikta rejiminde, pek çok arkadaşı ve sevdiği insan Nazi terörüne maruz kalırken Hendrik Höffgen, sadece kariyerini düşünerek çok politik bir tavır alır. Ama zaman ilerledikçe, içinde yaşadığı baskıcı ortam sanatına da müdahale etmeye başlar ve sanat politika ve hayatı üzerine önemli sorgulamalara girer.
Szabo, benim esas temam her zaman çağımız nedeniyle yazgısal hale gelen insan karakteridir, derken adeta Hendrik Höffgen’den bahsediyor gibidir. Zira Hendrik Höffgen, tek tek başarı basamaklarını çıkarken, içinde bulunduğu dönem itibariyle, ülke Nazi yönetiminin baskısı altındadır. Höffgen’in etrafındaki insanlar, sevdikleri, bir bir bu baskının kurbanı olurlar,  Nihayetinde de sıra Höffgen’e gelir. Hayallerinden git gide uzaklaşan bir hayatın içinde kendini bulan, Höffgen dört bir yanı saran baskı rejiminin etkisini, kendi hayatında hissedene kadar bencilce davranır. Filmin sonunda, beni neden izliyorlar, ben bir şey yapmadım ki. Hem ben sadece sıradan bir oyuncuyum diyerek, vicdan muhasebesi yapar. Başkalarının üstünde yükselen bir insanın kendi kendine yenilip ezildiği de, filmin son sahnelerinde Höffgen’in hayatını karartan, baskı ışıklarının altında izleyiciye göz kırpar.

 Hendrik Höffgen  rolüyle karşımıza  Alman aktör Klaus Maria Brandauer çıkar ki performansının gözden kaçması gibi bir şey asla söz konusu değildir. Brandauer’in  olağanüstü mimikleri, Szabo’nun sıklıkla tercih ettiği yakın çekimlerle, seyirciyi, karakterin gerçekliğine inandırmakta hiç zorluk çekmez; Hendrik Höffgen’in hırsı, çelişkileri, yalnızlığı, iktidarla ilişkisi perdenin dışına taşarak izleyiciye kadar başarıyla ulaşır. Bu başarı da karşılıksız kalmaz ve filmin gösterildiği 1981 yılında, en iyi yabancı film dalında Oscar, Cannes’da  Fipresci ödülünü alır. Mephisto’dan sonra Edes Emma Draga Böbe/ Tatlı Emma Sevgili Böbe ile Berlin Altın Ayı Jüri özel ödülünü alan Szabo, diğer filmlerinde Mephisto’daki başarıyı yakalayamamıştır. Ancak yıllarca hafızalardan silinmeyecek bir film yaratmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayatımın Yolculuğu/ A Walk in the Woods Hayatlarımızın ellerimizin arasından hızla kayıp gidiyor olma fikri yaşam yolculuğumuza dair yeni alanlar açmamıza neden olur çoğu kez, tabi hayatı ıskalamadan yaşama cesaretini gösterebilenler için.  Bu cesareti gösterenler kendi kişisel yolculuğuna adım attıkları andan itibaren kendi hayatlarının kahramanlarına  dönüşmeye doğru bir yolculuğa çıkarlar ve “kahramanın yolculuğu” başlar. Mitolojik öykülerden, masallardan sinemaya da sirayet eden bu hikâye anlatma şekli,  insan yaşantısı değişse de arketipsel özelliklerinden dolayı çağlardan beri varlığı korumaya devam ediyor. Sinemada klasik anlatının, bu temeller üzerine kurulduğunu düşündüğümüzde, kahramanın yolculuğunun sinemada örnekleri saymakla bitmez. Hatta A Walk in the Woods/ Hayatımın Yolculuğu da bunlardan biri. Robert Redford’un canlandırdığı Bill, bir yolculuğa çıkmak için gereken çağrısını, bir tanıdığının cenaze töreninde alıyor. Ve hayatının...

Footprints: The Path of Your Life

İlk adımlar, türümüzün dünyayla temasının başlangıcı ve sonrasında hep ileriye daha ileriye gitmek, görmek, keşfetmek, bulmak, kaçmak, kaybolmak için attığı adımlar ve ardında bıraktığı ayak izleri, bazen bir kumun üzerinde, bazen karın, toprağın, suyun, çimenin üzerinde… dokunulduğu zemine göre kalıcılığı değişen, fiziksel varlığımızın dünya da en kolay yoldan görünür izleri…. Adım atmak, iz bırakmak gerçek anlamıyla ne kadar kolay olsa da mecazi anlamı söz konusu olduğunda herkes için bazen çok da kolay olamayan bir hal. Zira motivasyon, kararlılık, istek, azim, belki kırılganlık, belki başkalarından yardım isteği, dayanışma gibi pek çok bileşene ihtiyaç duyulan bir hal bir yanıyla da. İşte böyle bir hikâyeye adım atan 11 adamın 1000 km’lik haç yolculuğunun izini sürmek için Footprints: The Path of Your Life, adlı belgesel kendi kişisel hikayelerimize adım atmaya dair belki bir motivasyon aracı olarak da görülebilir. Netflix yapımı bu belgesel de Arizona’da yaşayan İspanyol...

Salyangozlar ve İnsanlar

İstanbul Modern'in her daim ilgi çekmeyi başarabilen sinema seçkisinde bu ay, Türkiye'nin yakın çevresindeki ülkelerin sineması yer alıyor. Yeni dünya düzeninde değişen rejimi ile var olmaya çalışan ve son dönemlerde sineması hızlı bir yükselişe geçen Romanya'nın bağrından bir film kopup geliyor bu seçkiye: Salyangozlar ve İnsanlar Zorlu Çavuşesku rejimi sonrası 1992 yılı Romanyası'nda bir yandan ülkeye konser için gelen Michael Jackson'un heyecanı yaşanırken bir yandan da devlet mülkiyetinde iflas eden araba fabrikasının özelleştirilmesinin hüsranı yaşanmaktadır. Komünizm sonrası Romanyası’nın demokratik yönetimlere geçiş süreci sadece siyasi yapıda bir değişikliği meydana getirmemiş, ekonomik olarak da özelleştirmelerin başladığı, yabancı sermaye girişiminin serbest bırakıldığı bir süreci de beraberinde getirmiştir. İşte film de tam bu süreçlere tanıklık eden bir zaman diliminde Fransızlara satılacak olan, iflas eden araba fabrikasının kapatılmasını ve ...