Ana içeriğe atla

Genius/Fırtınalı Hayatlar

A. Scott Berg’ün, “Max Perkins: Editor of Genius” isimli kitabından uyarlanan “Genius” , 1920’ler New York’unun yazın dünyasında kapalı kapılar ardında karanlıklarda kalmış bir süreci aydınlatıyor, daktilonun siyahı ve kağıtların kırık beyazının arasında gidip gelen bir ışığın eşliğinde.
Kendini  yayınevlerine kabul ettirmeye çalışan, yazdığı sayfalar dolusu betimlemeleri ve uzun otobiyografik romanları ile New York’taki yayınevlerinin kapısını aşındırmaktan umutsuzluğa düşmüş Thomas Wolfe (Jude Law), hüsranlarından birini daha editör Maxwell Perkins’in (Colin Firth) soğuk ve mesafeli tavırlarının karşısında Charles Scribner’s Sons yayınevininde de yaşayacağını düşünür.
Ancak Perkins ise uzun uzadıya yazan bu hoyrat adamın yazdıklarındaki dehayı bir an önce gün ışığına çıkarmak ister. Bunun için hemen işe koyulmaya hazırdır. Zira Perkins’in işine gösterdiği ilgi herkesten ve her şeyden fazladır. Beş kızı ve karısıyla yaşadığı konakta, çoğu zaman kitapların taslaklarına her şeyden daha yakındır.
Thomas Wolfe ise kendini yazmaktan alamamanın yanı sıra, Aline Berstein (Nicole Kidman) ile tutku dolu ve dengesizce bir aşk yaşamaktadır.
Wolf ve Perkins’in sıkı çalışmaları sonucu çıkan ilk kitap,  insanların çoğununun ücretsiz yemek alabilmek için kuyruklarda beklediği buhran yıllarında yayınevinin en çok satan kitaplarından biri olur. Ekonomik koşulları düzelen ve edebiyat çevrelerinde hatırı sayılır bir yer edinen Wolfe’un,  Aline Berstein’a olan tutkusu,  artan şöhretiyle birlikte azalmaya başlar. Daha çok yazmak, daha çok satmak, daha çok tanınmak, onun için her şeyin üstündedir.  Wolfe’un artan hırsları, Berstein’ı çıldırma noktasına yaklaştırır,  Perkins’i  de bezdirir.
Perkins  filmin açılış sekansında yağmurlu ve karanlık bir atmosferde kameranın odaklandığı insanların ayakları gibidir, hem Wolfe hem  Fitzgerald, Hemingway gibi hatırı sayılır pek çok yazar için de bu böyledir. Görünen  her zaman yüzdür ama o yüzü ayaklar olmadan taşımanın zorluğu da aşikardır. Filmin adı olan Genius, her ne kadar Wolfe’un dehasına işaret ediyor olsa da Perkins’in,  vücudun dikkat çekmeyen organları  ayaklar gibi,  yüzleri bir yerden bir yere taşıyan ve kuytuda kalan dehasına da işaret ediyor.
“Genius”, Wolfe’un hikayesinden  merkezini yavaş yavaş Perkins’ e kaydırıyor ve Perkins’in Wolfe ile olan dostluğunun başlangıcından ve adeta baba oğul gibi olan ilişkilerinin gelişimine doğru gittikçe, Perkins’in soğuk ve mesafeli hallerinin ardında saklı kalan dürüst, iyi kalpli, anlayışlı adamı da titizlikle ortaya çıkarıyor.
Filmin mizanseni dönemin koşullarını yansıtırken kendi içinde mekân, kostümler, karanlığa yakın ışık tercihi ile bir bütünlük oluşturuyor.
Ancak filmin biçimsel düzlemine pek katkı sağlamayan olağan kurgusu zaman zaman ritmi düşürse de Amerikan edebiyatının bu önemli isimlerine odaklanan Genius, sinemaseverlerin ilgisini hem bu İki Genius adamın üretim süreçleri hem de filmin görsel atmosferinin gücü ile hak ediyor

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayatımın Yolculuğu/ A Walk in the Woods Hayatlarımızın ellerimizin arasından hızla kayıp gidiyor olma fikri yaşam yolculuğumuza dair yeni alanlar açmamıza neden olur çoğu kez, tabi hayatı ıskalamadan yaşama cesaretini gösterebilenler için.  Bu cesareti gösterenler kendi kişisel yolculuğuna adım attıkları andan itibaren kendi hayatlarının kahramanlarına  dönüşmeye doğru bir yolculuğa çıkarlar ve “kahramanın yolculuğu” başlar. Mitolojik öykülerden, masallardan sinemaya da sirayet eden bu hikâye anlatma şekli,  insan yaşantısı değişse de arketipsel özelliklerinden dolayı çağlardan beri varlığı korumaya devam ediyor. Sinemada klasik anlatının, bu temeller üzerine kurulduğunu düşündüğümüzde, kahramanın yolculuğunun sinemada örnekleri saymakla bitmez. Hatta A Walk in the Woods/ Hayatımın Yolculuğu da bunlardan biri. Robert Redford’un canlandırdığı Bill, bir yolculuğa çıkmak için gereken çağrısını, bir tanıdığının cenaze töreninde alıyor. Ve hayatının...

Footprints: The Path of Your Life

İlk adımlar, türümüzün dünyayla temasının başlangıcı ve sonrasında hep ileriye daha ileriye gitmek, görmek, keşfetmek, bulmak, kaçmak, kaybolmak için attığı adımlar ve ardında bıraktığı ayak izleri, bazen bir kumun üzerinde, bazen karın, toprağın, suyun, çimenin üzerinde… dokunulduğu zemine göre kalıcılığı değişen, fiziksel varlığımızın dünya da en kolay yoldan görünür izleri…. Adım atmak, iz bırakmak gerçek anlamıyla ne kadar kolay olsa da mecazi anlamı söz konusu olduğunda herkes için bazen çok da kolay olamayan bir hal. Zira motivasyon, kararlılık, istek, azim, belki kırılganlık, belki başkalarından yardım isteği, dayanışma gibi pek çok bileşene ihtiyaç duyulan bir hal bir yanıyla da. İşte böyle bir hikâyeye adım atan 11 adamın 1000 km’lik haç yolculuğunun izini sürmek için Footprints: The Path of Your Life, adlı belgesel kendi kişisel hikayelerimize adım atmaya dair belki bir motivasyon aracı olarak da görülebilir. Netflix yapımı bu belgesel de Arizona’da yaşayan İspanyol...

Salyangozlar ve İnsanlar

İstanbul Modern'in her daim ilgi çekmeyi başarabilen sinema seçkisinde bu ay, Türkiye'nin yakın çevresindeki ülkelerin sineması yer alıyor. Yeni dünya düzeninde değişen rejimi ile var olmaya çalışan ve son dönemlerde sineması hızlı bir yükselişe geçen Romanya'nın bağrından bir film kopup geliyor bu seçkiye: Salyangozlar ve İnsanlar Zorlu Çavuşesku rejimi sonrası 1992 yılı Romanyası'nda bir yandan ülkeye konser için gelen Michael Jackson'un heyecanı yaşanırken bir yandan da devlet mülkiyetinde iflas eden araba fabrikasının özelleştirilmesinin hüsranı yaşanmaktadır. Komünizm sonrası Romanyası’nın demokratik yönetimlere geçiş süreci sadece siyasi yapıda bir değişikliği meydana getirmemiş, ekonomik olarak da özelleştirmelerin başladığı, yabancı sermaye girişiminin serbest bırakıldığı bir süreci de beraberinde getirmiştir. İşte film de tam bu süreçlere tanıklık eden bir zaman diliminde Fransızlara satılacak olan, iflas eden araba fabrikasının kapatılmasını ve ...