Ana içeriğe atla

İstanbul Film Festivali'nden:Ben, Kendim ve Annem

Bir şeyi kırk kez söylersen olur mantığıyla yaklaşılan Guillaume, kendini bilmeye başladığı andan itibaren annesinin kızı gibidir.
İki oğlu olan Guillaume'in annesi üçüncüsünün kız olmasını istemiş ancak olmayınca erkek doğan bebeğinden umudunu kesmemiş, biyolojik olarak doğurmayı başaramadığı kızını, davranışlarıyla doğurmayı hedeflemiştir.
Annesinin bu emelleri üzerine dünyaya gelen Guillaume'in diğer erkek kardeşleri gibi olma lüksü yoktur. Zira annesi, onları yemeğe çağırırken bile "oğullarım hadi yemeğe" diye değil, "oğullarım ve Guillaume hadi yemeğe" diye çağırır.
Annesinin bu ve benzeri pek çok davranışının etkisi altında büyüyen Guillaume'de hiç bir zaman annesinin isteği dışında bir çocuk olmamış, aksine hep kız gibi olmaya çalışmış ve kız gibi yaptığı her şeyden, annesini memnun ettiği mutlu da olmuştur.
Annesinin istediği gibi olmakla annesi için ayrıcalıklı hale gelen Guillaume, bu durumdan son derece hoşnuttur. Erkek kardeşleri Guillaume'in efemine hallerinden kendilerine malzeme çıkardıkları için onların da keyfi yerindedir.Ancak bu durumdan hoşnut olmayan tek kişi vardır, O da Guillaume'in babasıdır ki, Guillaume'in dolabında zorunlu olarak erkek kıyafeti bulundurma nedenidir aynı zamanda.
Annesinin kız, babasının ise erkek olarak gördüğü, özellikle de görmek istediği Guillaume, annesine duyduğu hayranlıktan, annesinin kendine seçtiği cinsiyeti benimseme yolunda ilerlerken, babasının onayladığı cinsiyetinden, beline yorgandan yaptığı kabarık eteklerden tutun da, kendini kraliçe gibi hissedip başına taç niyetine taktığı eşyalara, annesi gibi yürümesine, konuşmasına kadar birçok şeyle vazgeçtiğini her fırsatta gösteriyor. Guillaume'in anne hayranlığı altında ortaya çıkan cinsiyetini kabul etmeyen babasının çözümü ise Guillaume'i önce İspanya'ya oradan da İngiltere'ya yatılı okullara göndermek ve erkeklerin ve erkek uğraşlarının içine sokmak oluyor.
Bu esnada Guillaume'in efemine halleri, okul hayatı, arkadaşları, sosyal çevresi, aşka düşmesi incelikli bir komedi içinde perdeye yansıyor.
Guillaume Gallienne'in kendi özyaşam öyküsünün komedisini yaptığı bu film, Guillaume Gallienne''i neredeyse tek kişilik dev orkestraya döndürüyor. Fimin, senaryosu yönetimi ve Guillaume ve anne rolü gibi iki baş rol de Guillaume'e ait.
Filmin anlatısı ise, geçtiğimiz aylarda da ülkemiz sinemasında da örneğini gördüğümüz, Melik Saraçoğlu'nun filmi "Gözümün Nuru'nda" olduğu gibi, kendi özyaşamını tiye alan oyuncunun gerçeğini, tek kişilik bir gösteri gibi sunduğu sahnelerle, oyuncu olarak kendini oynadığı sahnelerin iç içe geçtiği bir bütünlükle sunuluyor.
Cinsel kimlik arayışında yaşadığı bocalamardan da bolca komedi unsuru çıkarmayı başaran Guillaume, filmin sade bir komedi filmi olmasına da pek müsaade etmiyor.
Cinsel arayışı esnasında en büyük korkularından birini hatırlaması, korkusunun üzerine gitmeyi seçmesi ve korkusundan kurtulması Guillaume'nin psikolojik olarak da çözülmesine neden oluyor.
Anne ile karşı cins çocuk arasındaki çok yakın ilişki, çocuğun anneye karşı olan hayranlığının, annenin kopyası olmaya dönüşmesi, oğluna aşık olan annenin, oğlunu başka kızlarla paylaşmamak için onu hemcinsi olarak kamufle edip kendine saklaması, korkularla bastırılan bir çocuğun kendine dayatılanı kabul edip, özünden uzaklaşması gibi pek çok psikolojik detayı da içinde barından film, bir insanın kendiyle yüzleşmesinin, yergisini de övgüsünü başarıyla yapıyor. Keyifli bir komediden psikolojik bir film yelpazesine kadar bir kaç türün içinde kendine sağlam bir yer buluyor.
"Oğullarım ve Guillaume" ile "kızlar ve Guillaume" gibi iki seslenme ünlemi arasındaki fark kadar Guillaume'in hikayesi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayatımın Yolculuğu/ A Walk in the Woods Hayatlarımızın ellerimizin arasından hızla kayıp gidiyor olma fikri yaşam yolculuğumuza dair yeni alanlar açmamıza neden olur çoğu kez, tabi hayatı ıskalamadan yaşama cesaretini gösterebilenler için.  Bu cesareti gösterenler kendi kişisel yolculuğuna adım attıkları andan itibaren kendi hayatlarının kahramanlarına  dönüşmeye doğru bir yolculuğa çıkarlar ve “kahramanın yolculuğu” başlar. Mitolojik öykülerden, masallardan sinemaya da sirayet eden bu hikâye anlatma şekli,  insan yaşantısı değişse de arketipsel özelliklerinden dolayı çağlardan beri varlığı korumaya devam ediyor. Sinemada klasik anlatının, bu temeller üzerine kurulduğunu düşündüğümüzde, kahramanın yolculuğunun sinemada örnekleri saymakla bitmez. Hatta A Walk in the Woods/ Hayatımın Yolculuğu da bunlardan biri. Robert Redford’un canlandırdığı Bill, bir yolculuğa çıkmak için gereken çağrısını, bir tanıdığının cenaze töreninde alıyor. Ve hayatının...

Footprints: The Path of Your Life

İlk adımlar, türümüzün dünyayla temasının başlangıcı ve sonrasında hep ileriye daha ileriye gitmek, görmek, keşfetmek, bulmak, kaçmak, kaybolmak için attığı adımlar ve ardında bıraktığı ayak izleri, bazen bir kumun üzerinde, bazen karın, toprağın, suyun, çimenin üzerinde… dokunulduğu zemine göre kalıcılığı değişen, fiziksel varlığımızın dünya da en kolay yoldan görünür izleri…. Adım atmak, iz bırakmak gerçek anlamıyla ne kadar kolay olsa da mecazi anlamı söz konusu olduğunda herkes için bazen çok da kolay olamayan bir hal. Zira motivasyon, kararlılık, istek, azim, belki kırılganlık, belki başkalarından yardım isteği, dayanışma gibi pek çok bileşene ihtiyaç duyulan bir hal bir yanıyla da. İşte böyle bir hikâyeye adım atan 11 adamın 1000 km’lik haç yolculuğunun izini sürmek için Footprints: The Path of Your Life, adlı belgesel kendi kişisel hikayelerimize adım atmaya dair belki bir motivasyon aracı olarak da görülebilir. Netflix yapımı bu belgesel de Arizona’da yaşayan İspanyol...

Salyangozlar ve İnsanlar

İstanbul Modern'in her daim ilgi çekmeyi başarabilen sinema seçkisinde bu ay, Türkiye'nin yakın çevresindeki ülkelerin sineması yer alıyor. Yeni dünya düzeninde değişen rejimi ile var olmaya çalışan ve son dönemlerde sineması hızlı bir yükselişe geçen Romanya'nın bağrından bir film kopup geliyor bu seçkiye: Salyangozlar ve İnsanlar Zorlu Çavuşesku rejimi sonrası 1992 yılı Romanyası'nda bir yandan ülkeye konser için gelen Michael Jackson'un heyecanı yaşanırken bir yandan da devlet mülkiyetinde iflas eden araba fabrikasının özelleştirilmesinin hüsranı yaşanmaktadır. Komünizm sonrası Romanyası’nın demokratik yönetimlere geçiş süreci sadece siyasi yapıda bir değişikliği meydana getirmemiş, ekonomik olarak da özelleştirmelerin başladığı, yabancı sermaye girişiminin serbest bırakıldığı bir süreci de beraberinde getirmiştir. İşte film de tam bu süreçlere tanıklık eden bir zaman diliminde Fransızlara satılacak olan, iflas eden araba fabrikasının kapatılmasını ve ...