İstanbul FilmFestivali'nin kıymetlisi Altın Lale'yi almaya alışkın Norveçli yönetmen Joachim Trier'in, Reprise ve Osla 31 Ağustos filmlerinin senaryosunu birlikte yazdığı Eskil Vogt, bu yıl Joachim Trier'den bayrağı teslim alıyor ve bu kez senaryosunu tek başına yazdığı ve ilk yönetmenlik denemesi olan filmi, Körlük ile Altın Lale'yi bir kez daha kuzey ışıkları ile buluşturuyor.
Görme yetisini yitirmiş yazar bir kadın, ve mimar kocası yeni bir eve taşınırlar. İngrid, kocasının yardımıyla, yolları, mağazaları, binaları ve bir çok nesneyi rengi ve şekliyle zihninde canlı tutmaya çalışır. Kocası Morten, İngrid'in hafızasınında görüntülerin canlı kalabilmesi için ona destek olur. Anlattıklarıyla ve anlatmadılarıyla İngrid'in hayal dünyasında nesnelerin görünür kılınmasına yardımcı olmaya çalışır.
İngrid ve Morten'in dışında, Morten'in eski arkadaşı Einar ve onun karşı apartmanında oturan ve Einar'ın arzu nesnesi haline gelen Elin'de hikayenin içinde yer alır. Bazen filmin gerçekliği ile bazen de İngrid'in kafasında canlanan halleri ile filmde var olurlar.
İngrid'in evde tek başına geçirdiği zamanlar, karanlık dünyası, filmde hiç bir zaman bir karanlığa dönüşmüyor.
Zira yönetmen körlüğü alışılmışın dışında anlatıyor. Bu da seyirciyi filmin evreni ile İngrid'in kafasının içinde kurduğu evren arasında bir karmaşaya sürüklüyor.
Bu iki evren arasındaki geçişler zaman zaman şeffaflaşan sınırlar arasında belirsizleşiyor. Kör bir kadının yalnızlığı, karanlığı ve yaratılıcığı ile iç içe geçen hikayede umulmadık durumların yaşanması küçük çaplı gerilimler yaratırken, karanlığın kapatıcılığı ise aydınlıkta kalanlarla buluşunca mizahi anların ortaya çıkmasına neden oluyor.
Seslerden çok görüntülerin ön planda olduğu filmin görüntüleri yine festival seyircisinin yabancısı olmadığı Yunan filmi Dogtooth'un görüntü yönetmeninin elinden çıkıyor ve karanlığı bol bol aydınlığa gömüp, soğuk ve aydınlık renkleri tercih ederek İngrid'in yalnızlığını soğuk renklerle çerçeveliyor.
Karanlığın içinde ışık ile var olan sinema perdesi gibi aslında İngrid, kendisi ve yaratıclığı aydınlık ve görülmeye değer. Ancak karanlıkta kalan bir sinema salonunda seyircinin görülmesi ne kadar zorsa İngrid'in hayatındakilerinde görünmesi o kadar zor ki aydınlıkla çerçevelenen ve görünen İngrid tarafından görünemiyorlar.
Zihinleri düşünmeye ve bir bilmece gibi filmi çözmeye davet eden bu film, alışılmışın dışındaki anlatım biçimiyle seyri hak ederken, kendine bir çok film arasında farklı bir yer açıyor.
Görme yetisini yitirmiş yazar bir kadın, ve mimar kocası yeni bir eve taşınırlar. İngrid, kocasının yardımıyla, yolları, mağazaları, binaları ve bir çok nesneyi rengi ve şekliyle zihninde canlı tutmaya çalışır. Kocası Morten, İngrid'in hafızasınında görüntülerin canlı kalabilmesi için ona destek olur. Anlattıklarıyla ve anlatmadılarıyla İngrid'in hayal dünyasında nesnelerin görünür kılınmasına yardımcı olmaya çalışır.
İngrid ve Morten'in dışında, Morten'in eski arkadaşı Einar ve onun karşı apartmanında oturan ve Einar'ın arzu nesnesi haline gelen Elin'de hikayenin içinde yer alır. Bazen filmin gerçekliği ile bazen de İngrid'in kafasında canlanan halleri ile filmde var olurlar.
İngrid'in evde tek başına geçirdiği zamanlar, karanlık dünyası, filmde hiç bir zaman bir karanlığa dönüşmüyor.
Zira yönetmen körlüğü alışılmışın dışında anlatıyor. Bu da seyirciyi filmin evreni ile İngrid'in kafasının içinde kurduğu evren arasında bir karmaşaya sürüklüyor.
Bu iki evren arasındaki geçişler zaman zaman şeffaflaşan sınırlar arasında belirsizleşiyor. Kör bir kadının yalnızlığı, karanlığı ve yaratılıcığı ile iç içe geçen hikayede umulmadık durumların yaşanması küçük çaplı gerilimler yaratırken, karanlığın kapatıcılığı ise aydınlıkta kalanlarla buluşunca mizahi anların ortaya çıkmasına neden oluyor.
Seslerden çok görüntülerin ön planda olduğu filmin görüntüleri yine festival seyircisinin yabancısı olmadığı Yunan filmi Dogtooth'un görüntü yönetmeninin elinden çıkıyor ve karanlığı bol bol aydınlığa gömüp, soğuk ve aydınlık renkleri tercih ederek İngrid'in yalnızlığını soğuk renklerle çerçeveliyor.
Karanlığın içinde ışık ile var olan sinema perdesi gibi aslında İngrid, kendisi ve yaratıclığı aydınlık ve görülmeye değer. Ancak karanlıkta kalan bir sinema salonunda seyircinin görülmesi ne kadar zorsa İngrid'in hayatındakilerinde görünmesi o kadar zor ki aydınlıkla çerçevelenen ve görünen İngrid tarafından görünemiyorlar.
Zihinleri düşünmeye ve bir bilmece gibi filmi çözmeye davet eden bu film, alışılmışın dışındaki anlatım biçimiyle seyri hak ederken, kendine bir çok film arasında farklı bir yer açıyor.
.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder