Ana içeriğe atla

İstanbul Film Festivali'nden:The Invisible Woman/ Görünmeyen Kadın

Viktorya  döneminin büyük romancısı Charles Dickens'ın yasak aşkını konu alan, İngiliz yazar Tomalin’ in 1990 yılında basılan “The Invisible Woman: The Story of Nelly Ternan and Charles Dickens” (Görünmeyen kadın: Nelly Ternan ve Charles Dickens’ ın Hikayesi) adlı kitabından uyarlanan film, Viktorya döneminin katı ahlaksal çerçevesinin içinde yeşeriyor.

Edebiyatın birçok sanattan üstün tutulduğu bir dönemde halkın göz bebeği olan 45 yaşındaki Charles Dickens, evli, on çocuklu ve karısını çekici bulmayan bir adamdır. Öyle ki karısını çıplak gördüğü bir an bile, başka birinin mahremine girmişçesine, sanki kapıyı yanlışlıkla açmış ta hemen kapatıp gitmesi gerekiyormuş gibi davranır.
Dickens, hayat enerjisi yüksek, tutku dolu, tazecik bir aşkın peşine düşecek kadar heyecanlı bir adam olduğu için 18 yaşındaki gencecik, güzel Nelly'in peşine de düşmekten geri kalmaz. Ama devir 19. yy İngilteresi ve Viktorya devri olunca, Dickens'ın aşkının peşine düşmesi, her şeyi bir yana bırakması ve Nelly'i kolundan tutup halkın önüne çıkarması da mümkün olmaz.
Dickens, kendince ahlaklı davranır, karısından ayrılmaya karar verir, gazeteye hakkında çıkan dedikoduları yalanlayan bir yazı yazar. Hem de karısının haberi olmadan sanki ikisinin ortak kararı gibi verilmiş bir kararla.
Etik egoizm çerçevesinde hareket eden Dickens'ın bencillikleri sadece karısına yaptıklarıyla sınırlı kalmaz. Büyük aşkı Nelly'i, evlilik dışı ilişki yaşamaya ne yapıp yapıp ikna eder ve onunla gözlerden uzak bir hayat yaşamaya başlar.
Nelly ile Dickens çıktıkları bir yolculuk sırasında trenin devrilmesiyle sağa sola savrulur ve yaralanırlar. Neredeyse gizli dünyaları bu kaza sonucu açığa çıkacakaktır ama Dickens, Nelly'nin de kabullenmişliği ile yolculuk esnasında, etrafındakilere yalnız olduğunu söyler. Nelly'e yardım etmek yerine onun yanından uzaklaşır ve böylece kendini dönemin kuralları karşısında bir kez daha temize çeker.
Nelly ise dönemin abartılı göze batan kıyafetlerinin, görünenin ikiyüzlülüğünün aksine, görünmezliğe bürünerek Dickens ölene kadar onunla gözlerden uzak bir yaşantı sürdürür.
Nelly'nin görünmezliğinden görünür hale gelinceye kadar yaşadıklarını gözler önüne seren dönemin atmosferini, İngiltere'nin doğasından, mekan tasarımına kostümlerine varana kadar en iyi şekilde yansıtarak anlatmayı başaran yönetmen Ralph Fiennes, sadece filmi yönetmekle kalmıyor ve asıl işini de yaparak göz dolduran bir oyunculukla Charles Dickens'ı da canlandırıyor.
Yönetmenin başarılı bir oyuncu olması belli ki  filmin oyunculuklarına da yansıyor ve filmin genelinde oyuncuların başarısı da gözden kaçmıyor.
Özellikle Nelly Ternan'ı canlandıran oyuncu Felicity Rose bakışından mimiklerine, gözyaşına kadar her şeyiyle sahici bir oyunculuğa imza atıyor. Bu noktalarda yerinde kullanılan yakın planlar da duyguların ortaya çıkmasında gereken işi yapıyor.
Perdede bir dönemin görünmezlerini gösteren film, gösterdikleriyle Charles Dickens'ı  da feministlerin önüne atıp bırakıveriyor.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayatımın Yolculuğu/ A Walk in the Woods Hayatlarımızın ellerimizin arasından hızla kayıp gidiyor olma fikri yaşam yolculuğumuza dair yeni alanlar açmamıza neden olur çoğu kez, tabi hayatı ıskalamadan yaşama cesaretini gösterebilenler için.  Bu cesareti gösterenler kendi kişisel yolculuğuna adım attıkları andan itibaren kendi hayatlarının kahramanlarına  dönüşmeye doğru bir yolculuğa çıkarlar ve “kahramanın yolculuğu” başlar. Mitolojik öykülerden, masallardan sinemaya da sirayet eden bu hikâye anlatma şekli,  insan yaşantısı değişse de arketipsel özelliklerinden dolayı çağlardan beri varlığı korumaya devam ediyor. Sinemada klasik anlatının, bu temeller üzerine kurulduğunu düşündüğümüzde, kahramanın yolculuğunun sinemada örnekleri saymakla bitmez. Hatta A Walk in the Woods/ Hayatımın Yolculuğu da bunlardan biri. Robert Redford’un canlandırdığı Bill, bir yolculuğa çıkmak için gereken çağrısını, bir tanıdığının cenaze töreninde alıyor. Ve hayatının...

Footprints: The Path of Your Life

İlk adımlar, türümüzün dünyayla temasının başlangıcı ve sonrasında hep ileriye daha ileriye gitmek, görmek, keşfetmek, bulmak, kaçmak, kaybolmak için attığı adımlar ve ardında bıraktığı ayak izleri, bazen bir kumun üzerinde, bazen karın, toprağın, suyun, çimenin üzerinde… dokunulduğu zemine göre kalıcılığı değişen, fiziksel varlığımızın dünya da en kolay yoldan görünür izleri…. Adım atmak, iz bırakmak gerçek anlamıyla ne kadar kolay olsa da mecazi anlamı söz konusu olduğunda herkes için bazen çok da kolay olamayan bir hal. Zira motivasyon, kararlılık, istek, azim, belki kırılganlık, belki başkalarından yardım isteği, dayanışma gibi pek çok bileşene ihtiyaç duyulan bir hal bir yanıyla da. İşte böyle bir hikâyeye adım atan 11 adamın 1000 km’lik haç yolculuğunun izini sürmek için Footprints: The Path of Your Life, adlı belgesel kendi kişisel hikayelerimize adım atmaya dair belki bir motivasyon aracı olarak da görülebilir. Netflix yapımı bu belgesel de Arizona’da yaşayan İspanyol...

Salyangozlar ve İnsanlar

İstanbul Modern'in her daim ilgi çekmeyi başarabilen sinema seçkisinde bu ay, Türkiye'nin yakın çevresindeki ülkelerin sineması yer alıyor. Yeni dünya düzeninde değişen rejimi ile var olmaya çalışan ve son dönemlerde sineması hızlı bir yükselişe geçen Romanya'nın bağrından bir film kopup geliyor bu seçkiye: Salyangozlar ve İnsanlar Zorlu Çavuşesku rejimi sonrası 1992 yılı Romanyası'nda bir yandan ülkeye konser için gelen Michael Jackson'un heyecanı yaşanırken bir yandan da devlet mülkiyetinde iflas eden araba fabrikasının özelleştirilmesinin hüsranı yaşanmaktadır. Komünizm sonrası Romanyası’nın demokratik yönetimlere geçiş süreci sadece siyasi yapıda bir değişikliği meydana getirmemiş, ekonomik olarak da özelleştirmelerin başladığı, yabancı sermaye girişiminin serbest bırakıldığı bir süreci de beraberinde getirmiştir. İşte film de tam bu süreçlere tanıklık eden bir zaman diliminde Fransızlara satılacak olan, iflas eden araba fabrikasının kapatılmasını ve ...